Charles Bukowski’nin Son Şiiri (ve faksla gönderilen ilk şiiri)

31 Ocak 2012 Yorum bırakın

ah, affet beni Çanlar Kimin İçin Çalıyor,
ah, affet beni suda yürüyen Adam,
ah, affet beni bir ayakkabıda yaşayan yaşlı kadın,
ah, affet beni gece yarısı kükreyen dağ,
ah, affet beni gündüzün ve gecenin ve ölümün dilsiz sesleri,
ah, affet beni son güzel panterin ölümü,
ah, affedin beni bütün batık gemiler ve yenilmiş ordular,
bu benim ilk FAKS ŞİİRİM,
Artık çok geç:
abayı yaktım
ben.

Charles Bukowski

Open Culture’ın haberine göre Charles Bukowski, 18 Mart 1994 günü evine faks makinesi kurar kurmaz bu şiiri yayımcısına gönderdi ve bundan 18 gün sonra, başka şiir yazmadan, 73 yaşında lösemiden öldü. Şiir ilk kez yayımlanıyor. Ben çevirdim. Kimden özür diliyor acaba? Şiirinde hakkını veremediklerinden mi?


Reklamlar
Kategoriler:Genel

Kayıp pembe bisiklete mersiye

29 Ağustos 2010 Yorum bırakın

Marburg’dan döneli bir vakit oldu. Lakin, sevgili Marxburger severler, daha yazmam gereken bir iki yazı var, buradan sözünü vereyim:

  • Bir tanesi ‘Yeni başlayanlar için Marburg’ olacak ama öyle şu otobüse binin şurada inin gibi şeyler değil de öyle kendi kafamca şehre bir giriş.
  • Sonuncusu ise “Avrupa’da liberal olmak kolay” ki Alaman ellerindeki sosyal mücadeleler yaşamından edindiğim bazı derin dersleri ülkemiz bağlamına taşıyarak yeni bir enternasyonalizmin kapısını falan filan.

Kayıp bir bisiklet

Yalnız bu arada ‘Küçük aksilikler konçertosu’na temsili resmini koyduğum kayıp pembe bisikletimin (kaç kere diyeceğim, kız bisikleti değil işte, inanmıyorsanız ortasındaki çubuğa bakın) gerçek resmini buldum.

Bizim Marburglu Seda var siz tanımazsınız, çalınmadan bir hafta önce bisikleti ona ödünç vermiştim. Bisiklet deyi çöllere düşecekti kız. Verdim ama keşke geri almaz olsaydım, çok geçmedi, birileri bağlı olduğu çiti kırıp çaldı.

Seda bisikletin resmini çok güzel bir yerde çekmiş. Marburg’a ilk gittiğim gün gördüğüm ‘sosyalizm’ yazılı köprüde.

Bu yazı bu resmi paylaşmak; epey yükümüzü çeken bisiklete, onu armağan eden iki sevgili dosta (ki evleri Marburg’un paralel başkentleri sayılır!) ve resmi çeken Seda’ya “mersi” demek; ayrıcana da kayıp bisiklete bir mersiye sunmak içindir…


Kategoriler:Genel

Ben ya da Öteki, İşte Bütün Mesele Bu

19 Temmuz 2010 Yorum bırakın

Bu yazı Mimesis online sürümü için, Marxburger akılda tutularak hazırlandı. Yazının Mimesis’teki versiyonu için tıklayın…

Madem varoluşsal bir başlığımız var, önce varoluşsal oryantasyonumuzu yapalım…

Zaman: bu zaman. Bu kuzey ülkesinde bile temmuz sıcağı. Yer: Frankfurt ya da tam adıyla ‘Main Nehri Üzerindeki Frankfurt.’ Frankfurt Am Main… Daha fazlasını oku…

Kategoriler:Herşey, Sanat Sepet

Küçük aksilikler konçertosu

10 Temmuz 2010 1 yorum

Çalınan bir bisiklet (Resmi bile çekilemediği için temsili resmi konulmuştur)

Almanların ölü zamanı hafta sonunda geçen bir lamba

Bütün programları silinen bir cep bilgisayarı

Sürekli bağlantısı koptuğu için format atılan bir başka bilgisayar

Üstelik sıcak…

Kategoriler:Herşey, Yaşam

Güzellik Üzerine

09 Temmuz 2010 Yorum bırakın

Bu Rönesans broşürlerinden fırlamış başlıkla Alman kadının güzelliğinden/çirkinliğinden bahsederek Türkiyeli erkeğin içini/Türkiyeli kadının gururunu gıcıklamak gibi bir niyetim yok (ayrıca tabii ki, 70 milyon beni izliyor). Tamamen estetik bir kategoriden bahsediyoruz burada, sululuğun lüzumu yok arka sıra. Daha fazlasını oku…

Kategoriler:Herşey, Sanat Sepet

Emperyalizm yahut Şu Göçmen Dostu Evropa

08 Temmuz 2010 Yorum bırakın

“Peki nedir bir insan?
İnsanı bilir miyim?
Bileni bilirim!
İnsan nedir bilmem ben,
Fiyatını bilirim.”

(Bertolt Brecht, Die Massnahme/Önlem,
‘Tüccar’ın ağzından Arz-Talep Şarkısı’)

Sergiden görünüş

Serginin adı Zwei Welten: ‘İki Dünya.’ Hollandalı fotoğrafçı Annet van der Voort’a ait. (http://www.ausstellung-zweiwelten.de, Almanca)

Marburg Üniversitesi’nin ender çirkin (fakat son derece faideli) binalarından birinde, kütüphanede açılmış. Afganistan’dan Hollanda’ya, İrlanda’dan Türkiye’ye dünyanın çeşitli ülkelerinden Almanya’ya göçmen olarak gelmiş 27 genç insanın fotoğraflarından oluşan bir sergi. Her resmin yanında (evet, bence fotoğrafa resim denilebilir bazen) gençlerin Almanya hakkında düşünceleri yer alıyor. Daha fazlasını oku…

Kategoriler:Herşey, Sanat Sepet, Yaşam

Sarı Köpeğin Mağarası

01 Temmuz 2010 Yorum bırakın

Sarı Köpekler Mağarası-Afiş

Üniversitede sinema… Bir anfinin (Tam olarak Hörsaal 4) büyük projeksiyon perdesi bir sinema perdesine dönüştürülmüş. Ses düzeni pek zayıf ama film Moğolca olduğundan, diyalogdan müzikten yana da pek yoğun olmadığından sese fazla ihtiyacımız yok. Üstelik de gösterim öncesi yapılan çekilişte bir sonraki filme bedavadan bilet kazandık, daha ne olsun.

Önce uzun uzun reklamları izledik. Bir üniversite sinemasında hiç reklam beklemediğimden, bilhassa uzun geldi bana. Sevgilisiyle bira içen gencin rüzgarın yönünü hesaplayarak attığı boş bira kutusunun evin çeşitli köşelerine değdikten sonra sokaktaki çöp kutusunun tam içine düştüğü reklamdaki zeka pırıltısına, özel üniversite reklamı olup mide bulandırmıyor olsa alkış tutulabilirdi. Hele de bir önceki yazıda şeceresini döktüğüm Mensa nam yemekhanede “Hiçbir eğitim bedava değildir, ama geleceğimiz cart curt” makamından Baskın Oran usulünden çalan liberal gençlik bildirilerini okuduktan sonra bu bulantıyı bastırmak zor. Ama filmden bahsetmeyecek miydik yahu?

(Uyarı: Şimdi filmden enine boyuna bahsedeceğim. Filmleri sadece sonları için izleyen arkadaşların bile ‘spoiler’ tabir edilen aşağıdaki metni okumasında bir zarar görmüyorum. Valla, sonu hariç, hemen hiçbir şey olmuyor filmde. Yine de isterseniz buraya tıklayarak film anlatımını geçebilirsiniz.)

Öncelikle şunu söylemeliyim: Orta Asya civarından izlediğim az sayıdaki filmden vardığım aceleci genelleştirmeyi haklı çıkarak bir filmdi bu. Az olay, az diyalog, uzun uzun geniş ufuklar, tanımadığımız yaşamlar kare asını fazlasıyla yakaladı. Şehirde okuduğu ilkokuldan yaz tatili için köyüne gelen göçebe kızı Nansal’ın bir mağarada bulduğu bir köpekle olan ilişkisini anlatıyor. Babası, kötü niyetinden değil fakat köpeğin hiç bilmedikleri ‘erken çocukluğu’nda kurt eğitimi almış olup sürüye saldırma olasılığından korktuğundan, köpeği istemiyor. Biz pek çok ‘Moğol yerlisi’ manzarası gördükten, arada da Nansal’ın köpek peşinde sığındığı bir yaşlı kadının evinde ‘Sarı Köpekler Mağarası’ öyküsünü (bari bunu anlatmayayım, filme kalsın) dinledikten sonra, mutlu sona ilerliyoruz. Ailecek bütün göçü toplayıp kağnılarla bir yere giderken küçük oğlan çocuğu kayboluyor. Aslında biraz zalimane biçimde ama aslında peşlerinden gelmesin diye bir yere bağlanan köpek ipini kopartıyor ve bebeği akbabalara karşı koruyor. (Aslında öyle somut bir akbaba saldırısı yok, ama yine de varlıkları tehdit edici.) Sonunda maaile köpeği de alıp, göçebelere yaklaşan seçimlerde seçim haklarını kullanma duyurusu yapan bir cipin yanından geçip hedeflerine doğru ilerliyorlar. Dedim size, sadece köpeği aldılar, bir şey yok diye.

Ama…

Tüm bu olay kısırlığına rağmen, biz yine de filmi dikkatimizi hemen hiç yitirmeden izliyoruz. Hele ki dikkati beş dakikadan fazla bir yerde eğlenemeyen ben dâhil. Öncelikle filmin hemen hepsini teşkil eden Batchuluun ailesinin fertleri çok sempatik insanlar. Üç çocukları, ataerkil fakat anlayışlı babaları, itaatkâr ve düşünceli anneleriyle birlikte. Ayrıca (hiç de mağarada bulunmuşa benzemeyen, tüyleri pasparlak) köpek Zachor da pek tatlı. Üstelik hiç bilmediğimiz bir hayat. Steplerin ortasında peynir yapan, et tütsüleyen, kadın erkek 7-8 yaşından itibaren at süren, küçük şeylerle yetinen bir aile. Step manzaraları gerçekten çok güzel. Yani işin çoğunu ‘turistik’ kısım hallediyor.

Ama yazarların ve yönetmenin hakkını yememek gerek. Bu dar materyal deposu içinde gösterge sürekliliğini çok güzel koruyorlar. Babanın anneye şehirden getirdiği (muhtemelen ‘Hepsi 1 Milyoncu’ların Moğol versiyonundan satın alınmış) plastik kabın hediye olarak alınışındaki ölçülü memnuniyet, kabın tencerede yanıp şeklini yitirmesi ve en son, Nansal’in köpeğinden ayrılmadan o kapla köpeğini son bir kez beslemesi, örneğin; bir küçük mavi plastik kap ne çok işe yaramış. Yine –galiba çadıra elektrik üreten– küçük bir rüzgar jeneratörünün pervanesinin hızlanıp yavaşlanmaları çeşitli duygusal durumlara ve doğal olarak mevsime dair –bazen fazla doğrudan– göstergeler üretmekte başarıyla kullanılıyor. Akbabalar ve kurtlar da, göze sokmadan, tam kararında ara ara hatırlatılarak varolduğu kadarıyla kurgunun içine ustaca örülmüş. Görüntü yönetmenliğini de (ya da Moğol bozkırlarını, tam bilmiyorum) alkışlamak gerek. Ve hiçbir kötü karakterin olmadığı, hiçbir ciddi çatışmanın yaşanmadığı bir filmi, turistik merakımızın yardımıyla da olsa ilgiyle seyrettirmeyi başaran herkesi…

Piscator Sahnesi’nde oyun izleme fırsatını kaçırmışım. Sezon kapanmış. Ben de karşısındaki binada bu filmi izledim. Sayılmaz gerçi, ama yoktan iyidir… Ayrıca ben sevdim…

Sarı Köpeğin Mağarası
(The Cave of the Yellow Dog / Die Höhle des Gelben Hundes)
Alman-Moğol Yapımı (2005). Yön. Byambasuren Davaa,
Sen. Byambasuren Davaa, Michael P. Greco. 2005 En İyi Yabancı Film Oskar Adayı. 2006 Deutscher Filmpreis, En İyi Çocuk Filmi

Kategoriler:Herşey, Sanat Sepet